Asansör Sistemleri
FİNANS ENTİTÜSÜ’NÜN KURUCULARINDAN BİRİ OLAN VE DİREKTÖRLÜĞÜNÜ ÜSTLENEN CEMİL ERTEM, BİR YANDAN MERAK EDİLEN İNŞAAT SEKTÖRÜ HAKKINDA ÇEŞİTLİ DEĞERLENDİRMELER YAPARKEN; DİĞER YANDAN ENFLASYON VE KRİZ EKONOMİSİ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİNİ, DERGİMİZ İÇİN KALEME ALDI…
YAZI: CEMİL ERTEM/FİNANS ENSTİTÜSÜ/
İnşaat ve konut sektörü, tüm dünyada ekonomilerin sürükleyicisi olarak bilinir. Özellikle de gelişmekte olan ülkelerde hızlı şehirleşme, altyapı ve ulaşım sistemlerinin büyümesine bağlı olarak inşaat sektörü, çok önemli bir paya sahip olmuştur. Türkiye’de de inşaat ve konut, hem bu nedenlerden dolayı hem de konutun bir yatırım ve tasarruf aracı olması nedeniyle, dünyanın geri kalanından daha önemli olmuş ve hızlı bir gelişim göstermiştir. ABD’den başlayan küresel durgunluğun başlangıcının konut sektörü olması, bu sektörün Türkiye’yi de saracak küresel geri gidişe maruz kalıp kalmayacağı sorusunu akla getirdi.
ABD’de son bir yılda konut inşaatları, çok sert bir düşüş yaşayarak %50’den fazla bir gerileme kaydetti. Bunu konut satışları da takip edince, konut stoku çok hızlı olarak artış gösterdi. Şu anda, ABD’deki fiyatlar, %30–40 aşağıda gözüküyor. Buna doların avro karşısındaki düşüşünü de eklerseniz, şu an ABD’de konut almanın zamanı olduğunu söyleyebiliriz. Zaten, Avrupalı seyahat firmaları, şu sıralar New-York’a emlak turları düzenliyorlar. Avrupalı zenginler, özellikle New-York’tan konut almak için bu turlara katılıyor. Amerikalı iktisatçı Roubini, henüz konuttaki krizin dibine gelmediğimizi, ABD’deki konut krizinin daha uzun soluklu olduğunu söylerken, bunun Avrupa ve Türkiye’yi de etkileyeceğini belirtiyor.
Roubini, konut fiyatlarında %20’lik (%30) bir düşüşün konut sektörü varlığı/sermayesinde 4 (6) trilyon dolarlık bir kayba yol açacağını ifade ediyor. Bu durumda, sadece eşik-altı krediler, 2,2 milyona varan ipotekli borç icrasına neden olacak ve eşik-altı kredilerdeki toplam kayıp, 400 milyar dolara ulaşacak. Mevcut durumda konut fiyatlarındaki %10’luk bir düşüş, 8 milyon hane halkının konut varlığından zarar etmesi anlamına geliyor (evlerinin değerinin, evler üzerindeki ipotek değerinin altına düşmesi). Bu durum da, hane halkının konut kredi borçlarında temerrüde düşmesi olasılığını artırıyor. Konut fiyatlarındaki %20 (%30) bir düşüş, 16 (21) milyonun üzerinde hane halkının konut varlıklarından zarar edeceği anlamına geliyor. Böylece finansal sistemde, hane halkının ipoteklerinin gerektirdiği taahhütleri yerine getirememesinden kaynaklanan kayıplar, 1 ile 2 trilyon dolara ulaşacak. Bankacılık sistemindeki sermaye, büyük bir zarara uğrama riski taşıyor. Bu durumun sistemik bir bankacılık krizine dönüşmesini, şimdilik FED önlüyor. Fakat FED’in elindeki para politikası araçları da tükendiğinde ne olacağını kimse bilmiyor. Ancak esas korkunun Roubini’nin dediği gibi, bunun önce Avrupa’yı, sonra da Asya’yı saran topyekûn bir krize dönüşmesi. Tabii bu kötümser senaryo gerçekleşirse baş aktör, yine konut ve inşaat sektörü olacak.
İNŞAAT SEKTÖRÜ EKONOMİNİN MOTORU
Türkiye’de inşaat sektörü, aslında konut, inşaat malzemeleri sanayisi ile birlikte ele alındığında, istihdam ve katma değer açısından çok önemli bir yere sahip. İnşaat sektörünün katma değer büyüklüğü, 20 milyar doların üzerinde. Bu sektörün yurtdışı ve yurt içi pazar büyüklüğü ise, 63,7 milyar dolar. Bunun 47,7 milyar doları, iç pazar; 16 milyar doları, dış pazardan oluşmakta. İç pazarın 27,9 milyar doları konut pazarı, 9,1 milyar doları konut dışı bina pazarı ve 10,8 milyar dolarının da kamu alt yapı inşaat pazarı olduğu görülüyor. Şimdi, 2007–2008 aralığında bu rakamlarda düşüşler olacaktır. Çünkü bu rakamlara veri olan 2006 yılında konut sektörünün yan dallarıyla büyümesi, %19,4 olmuştur. Durgunluğun yayılması, ABD’deki gibi konut balonunun, diğer ülkelerde de sönmesiyle başlayabilir. Zaten bu, İspanya, İngiltere ve İrlanda’da başladı. Yakında İtalya, Portekiz, Fransa, Türkiye’de konut sektörü ciddi düşüşlere sahne olabilir.
Milli gelirimizde inşaatın payı, 1,6 puan artarak %4,8’den %6,8’e çıktı. İnşaat sektörü, inşaat malzemeleri sanayi ile birlikte, 1990–2004 yılları arasında yıllık ortalama %2,8 büyüme gösterdi. Ancak 2005 ve 2006 büyümesi, %21,5 ve %19,4 düzeyinde gerçekleşti.Türkiye Müteahhitler Birliği (TMB) Başkanı Erdal Eren, dünyada yaşanan finansal krizin Türkiye’deki etkilerini gördüklerini belirtiyor. Eren, “Konut yapıp satan müteahhitlerin elinde çok fazla konut stoku birikti. Konut sektörü, bu durumdan yara alacak” diyor, ayrıca bankaların artık kredi vermek istemediğini de ekliyor.
BANKA KREDİLERİ SORUN MU?
Sektörde banka kredileri meselesi, esasında çok önemli bir sorun. Çünkü bankalar, tüketiciye doğrudan konut kredisi dışında müteahhitlere maket üzerinden proje kredileri kullandırdılar. Bu kredilerin miktarı ise bilinmiyor. Ancak müteahhitler, bunları konut alıcılarına piyasadaki talep azlığı nedeniyle satabilmiş değil. İşte, sorunun kaynağı da burası. İnşaat sektöründe 2006 sonu itibari ile 85.290 müteahhit, 20 odaya kayıtlı 308.663 mühendis ve mimar bulunuyor. Bu sektör, 1,27 milyon kişiye istihdam sağlıyor.
EVDEKİ HESAP TUTAR MI?
Yapı Endüstrileri Merkezi (YEM) tarafından her yıl Ocak ayında yayımlanan “Yapı Sektör Raporu” 2007 yılı hazırlık verilerine göre, Türkiye’de inşaat sektörünün 2007 yılı büyüme hızının %16 seviyesinde gerçekleşmesi öngörülüyordu. YEM Genel Koordinatörü ve Uluslararası Yapı Sektörü Birliği (UICB) Yönetim Kurulu Üyesi Barış Onay, Uluslararası Yapı İzmir 2007 Fuarı dolayısıyla bulunduğu İzmir’de yaptığı açıklamada, 2005 yılında Türkiye geneli %7,1 büyüme kaydederken, yapı sektörünün %21,5; 2006 yılında Türkiye genelindeki %6’lık büyümeye karşın %19,4 büyüme göstererek, sürekli genel ekonominin 3 katı hızla ilerlediğine dikkati çekerek, “Bu yıl da, Türkiye genelindeki büyümenin %5 olması düşünülüyor; buna karşın yapı sektöründeki büyümenin hazırlanan 2007 yılı Yapı Sektörü Raporu verilerine göre, %16,5 olması bekleniyor” demişti. Şimdi Türkiye ekonomisi %5 değil; %4,5 büyüdü. Onay’ın hesabına göre, sektörün %13,5 büyümesi gerekiyordu. Ama gelen rakamlar, bunun gerçekleşmediğini ortaya koyuyor. Şimdi, 2008’de inşaatın %5 civarında büyümesi bile, banka kredilerinin geri dönmemesi ve sektörde ciddi bir daralma anlamına gelecek. Yurtdışından kaynak bulabilen ve yurtdışına iş yapan büyük müteahhitler ayakta kalmayı başaracaklar.
SEKTÖRÜN BÜYÜME HIZI DÜŞÜYOR
Son yıllarda hızlı bir büyüme süreci kaydederek GSYH büyümesine önemli katkı yapan inşaat sektörünün büyüme hızının çeyrekler itibariyle son dönemde giderek düştüğü belirlendi. TÜİK’in 1998 bazlı yeni gayri safi milli hâsıla (GSYH) serisine göre, GSYH’nın %5,7 küçüldüğü ağır ekonomik kriz yılı 2001’de, %17,4 oranında küçülen inşaat sektörü, izleyen beş yılda rekor oranlarda büyüme kaydetti. GSYH büyüme oranının %6,2 olduğu 2002 yılında, inşaat sektörü %13,9 büyüdü. 2003 yılında, genel büyüme oranı %5,3, inşaattaki büyüme, %7,8, 2004 yılında genel büyüme, %9,4, inşaattaki büyüme ise %14,1 oldu. 2005 yılında GSYH büyüme oranı, %8,4 olurken; inşaat %9,3; 2006 yılında da milli gelir; %6,9, inşaat %18,5 büyüdü.
2007 yılında ise milli büyüme oranı, ilk çeyrekte %8,2, ikincide %4,2, üçüncü çeyrekte %3,3’e; inşaat sektörünün büyümesi de sırasıyla %8,7, %6,9 ve %4,1’e düştü. Dokuz ayda GSYH büyüme oranı %5, inşaat sektörünün büyümesi %6,4 olarak gerçekleşti.
CANLANMA NE ZAMAN OLUR?
2008 yılının ikinci yarısından itibaren piyasalarda canlanma olacağını söyleyen İstanbul Emlak Komisyoncuları Odası II. Başkanı Nizameddin Aşa, mortgage sisteminin tüm dinamikleriyle hayata geçirilmesiyle de, 2010 yılından itibaren sektörün yeniden büyüme ve gelişme trendine gireceğini tahmin ediyor.
BALON MESELESİ
2007’nin sonlarına doğru açılacak olan piyasanın 2008’de beklenen ivmeyi yakalayacağını ifade eden Turyap Yönetim Kurulu Üyesi Başak Soner de, “Emlak fiyatlarında bir balonun oluştuğuna kuşku yok. Son üç yılda konut arzı, ikiye katlanmasına rağmen fiyatlar arttı. Çünkü talep, arzdan canlı. Fiyatlar bayağı şişti; daha da yükselebilir. Birikmiş konut talebi karşılanınca, konut fiyatları gevşeyecektir” diyor.
Konut piyasasında şu an bir talep gerilemesi olsa da, özellikle İstanbul’da inşa edilen binlerce yeni konutun, ihtiyaca yanıt vermenin ötesinde, ciddi kâr getiren yatırım aracına dönüştüğü görülüyor. Parasını 2005 yılında konuta yatıranların çoğu, aradan geçen 2 yıllık sürede aldığı konuttan 2 misline yakın kâr elde etmiş durumda. Ancak bu sürecin şimdilerde durduğu konusunda uzmanlar görüş birliğinde.
Başka bir değişle, geçen sürede mevduat, altın ve doların aralarında sayılabileceği yatırım araçlarını geride bırakan konut, yatırımcısına şimdiye kadar kazandırmıştı. 2005’ten bugüne kadar geçen sürede parasını bankada veya yastık altında saklamak yerine konuta yatırmayı seçenler, söz konusu sürede %170’i aşan oranlarda kâr elde etti. Ancak küresel durgunluğun tüm boyutlarıyla Türkiye’ye sıçramasına siyasi belirsizlikler de eklenirse, bir zamanlar Japonya’da olduğu gibi, konut sahipleri yok pahasına müşteri aramaya başlar mı?
Bunun en azından şimdilik mümkün olmadığını söyleyebiliriz; çünkü İstanbul’da 2015 yılına kadar her yıl ortalama 250 bin yeni konuta ihtiyaç olduğu ifade ediliyor. Bu talebin 180 bin adedinin piyasa koşullarında, 70 bin adedinin ise kamu ve kamu-özel ortaklıkları ile üretilerek karşılanacağı belirtiliyor. Krize rağmen İstanbul’da bazı semtler, giderek değerini yükseltiyor. Bunlar arasında ilk sıralarda Kurtköy, Çekmeköy, Beylikdüzü, Kozyatağı, Samandra ve Ümraniye geliyor. Daha önceden konutun çok az bulunduğu söz konusu bu semtler, neredeyse doyma noktasına gelmiş durumda. Turyap Yönetim Kurulu Üyesi Başak Soner, yıllardır uzaklığı nedeniyle boş kalan Beylikdüzü, Mimaroba, Sinanoba gibi alanlarda evlerin dolduğunu belirtiyor.
İSTANBUL’DA KESKİN DÜŞÜŞ OLMAZ
Bu tespiti bir başka açıdan Murat Çetin yapıyor. İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Murat Çetin; “Özellikle İstanbul’da konut fiyatlarının bir süre sonra düşme trendine girmesinin kaçınılmaz olduğunu, ancak bunun çok önemli oranlarda olmayacağını söylüyor. Çetin, fiyatlarının düşüşünün sınırlı olmasını iki temel nedene bağlıyor. Bunlardan birincisinin, İstanbul gibi kentlerin coğrafi, ekonomik ve tarihi özellikleri nedeniyle her zaman küresel talebin muhatabı olması sebebiyle fiyatların keskin düşüşüne bir engel olacağı düşüncesi. İkincisi ise, Türk halkının geleneksel konut sahibi olma merakı. Bu anlamda İstanbul’da halen arz fazlası olduğu söylenemez. Ancak tüketici bekliyor. Bu süreçte- Çetin, ki bunun süresinin küresel krizin süresi ile ölçülmesi gerektiğini belirtiyor - tek sorunun konut satışına güvenip banka kredisi kullanan ve bu krediler ile başka projeler gerçekleştiren müteahhitler olduğunu da sözlerine ekliyor.
BANKALAR İNŞAATÇI OLUR MU?
İsmini vermek istemeyen büyük bir bankanın şube müdürü de, Çetin’i doğrulayacak şekilde görüş bildiriyor: “Yakında, site inşaatına da başlayabiliriz. Temeli atılmış ama inşaatı durmuş birçok projeye, ne yazık ki, kredi verdik. Artık anlaşamazsak bu inşaatları biz tamamlar paramızı kurtarırız.” Tabii yarı şaka yarı ciddi söylenmiş bu sözlerin gerçekleşmesini kimse istemez.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine dayanılarak yapılan hesaplamaya göre, 2007 yılında yapı ruhsatı alınan inşaatlarda ortalama büyüklükteki bir dairenin arsa bedeli hariç inşaat maliyeti, ev tipi yapılarda 83,5 bin; apartman tipi yapılarda yaklaşık 77 bin YTL oldu.
Türkiye genelinde, özellikle yap-satçı müteahhitlerin arsa sahipleri ile sözleşmelerinin %50–50 paylaşım esasına dayandığı dikkate alındığında, ortalama büyüklükteki dairenin toplam maliyetini bulmak için inşaat maliyetinin ikiyle çarpılması gerektiği belirtiliyor. Buna göre, ortalama büyüklükteki bir dairenin toplam maliyetinin 165–170 bin YTL aralığında olduğu dikkati çekiyor. İşte sorun tam da burada başlıyor. Çünkü bu rakam, önümüzdeki günlerde küresel enflasyonun artmasına bağlı olarak daha da artacak. Ancak hane halklarının geliri düşeceğinden, konut talebi, bu hesaba göre düşüş gösterecek.
ORTA-ÜST GELİR GRUBU İÇİN BİLE KONUT ZOR!
ANKA’nın derlediği verilere göre, 2007 yılında ev tipi ikamet amaçlı 23 bin 885, apartman tipi 66 bin 952 bina için yapı ruhsatı alındı. Ev tipi yapılarda 24 bin 906 olan toplam daire sayısı, apartmanlarda ise 552 bin 883 olarak gerçekleşti. Ev tipi yapıların toplam yüzölçümü, 4 milyon 455,4 bin; apartman tipi olanların 84 milyon 826,3 bin metrekare olarak belirlendi.
Ortalama daire büyüklüğü, ev tipi yapılarda 178,9 metrekare, apartman dairelerinde 153,4 metrekare oldu. Ev tipi yapılarda ortalama daire büyüklüğünün önceki yıla göre % 7,8 küçüldüğü, apartmanlarda ise aynı kaldığı gözlendi.
Ev tipi yapıların toplam inşaat maliyeti olarak değeri 2 milyar 78,8 milyon YTL, apartmanlarınki ise, 42 milyar 557,1 milyon YTL olarak hesaplandı. Buna göre, ortalama metrekare maliyeti, ev tipi yapılarda 466,6 YTL, apartmanlarda 501,7 YTL olarak gerçekleşti. Metrekare maliyeti, ev tipi yapılarda önceki yıla göre % 2,6 artarken; apartman tipi yapılarda ise %9,6 ile enflasyonun üstünde artış gösterdi.
Buna göre, ev tipi yapılarda 178,9 metrekare olan ortalama büyüklükteki bir dairenin inşaat maliyeti 83 bin 465,9 YTL’ye, apartmanlarda 153,4 metrekare olan dairenin ortalama maliyeti 76 bin 973 YTL’ ye geldi. Aynı birim değerlerle 100 metrekare büyüklüğündeki bir dairenin maliyeti ise, evlerde yaklaşık 47 bin, apartmanlarda 50 bin YTL düzeyinde gerçekleşti. Şimdi, bu rakamlarla mezar vade konut sisteminde orta hatta üst gelirliler bile ev alamaz.
İnşaat izni önceki yıllarda alınıp tamamlanarak geçen yıl yapı kullanım izni alınan binalarda ise, ortalama daire büyüklüğü evlerde önceki yıla göre %7,1 artarak 163,5; apartmanlarda ise, %0,1 küçülerek 143,5 metrekare oldu. Kullanım izni verilen yapılarda birim metrekare başına inşaat maliyeti, ev tipi yapılarda %0,5 artarak 469,9 YTL; apartmanlarda %9,4 artışla 479,4 YTL oldu. Buna göre ortalama büyüklükteki bir dairenin inşaat maliyeti evlerde %18,4 artışla 76,8 bin, apartmanlarda %9,2 artışla 68,8 bin YTL olarak gerçekleşti.
Bu rakamlar bize, sektörde büyüme trendinin devam ettiğini, ancak son iki yılda gerçekleşen yüksek büyümeye güvenen birçok müteahhidin de bu süreçte, hesapsız kredi kullandığını gösteriyor. Ancak bu yazı takip eden zaman dilimi içinde sektörün gerçek durumunu anlayabileceğiz. Şimdilik iyimser olmak için de kötümser olmak içinde çok erken. Nitekim bu çalışmamızda hem iyimserler için hem de kötümserler için rakam ve yorumlar var.
Sonuç olarak, inşaat sektörü ve inşaat malzemeleri sanayisi, Türkiye için hem çok önemli bir istihdam kaynağı hem de döviz yaratan bir sektör. Büyük ölçüde yerli sermayeye dayanan Türkiye inşaat sektörü, yüzlerce meslek dalını ilgilendiren 23 bin parçanın üretim ve istihdam sürecini etkilemekte. Bugün sabit sermaye yatırımlarının %50’si, inşaata ait. Ancak bu önemli sektörün yakın geleceğinin, siyasi ve ekonomik istikrarın sürmesinin, AB ilişkilerinin kesintisiz devamına ve bu bağlamda küresel krizin etkilerini daha az hissetmemize bağlı olduğu açık bir şekilde görülüyor.
Kaynaklar;
TCMB, TÜİK, DPT Veriler
Roubini Türkiye Sunumu
Ekonomist Dergisi
ANKA Ajansı Bültenleri
ESKİ DOSTLAR YİNE ENSEMİZDE: ENFLASYON VE IMF GELİYOR!
Dünyada ekonomi gündemi, Türkiye’de ise siyasi gündem yoğun; ama bu ikisinin de esasında, iç içe geçmiş olduğu görülüyor. Türkiye sıcak bir yaz geçirecek. AKP’yi kapatma davası, tabii ki ekonomiyi etkileyebilir, ama küresel ekonomide olup bitenler de yabana atılacak gibi değil. Yaza girerken bir kez daha küresel ısınmayı hatırladık ve bu küresel durgunlukla birleşince, karşımıza yeni bir kavramı hatta sorunu ortaya çıkardı: Küresel Enflasyon.
ENFLASYON ARTIK DÜNYANIN SORUNU
İktisat ders kitaplarında enflasyon, fiyatlardaki genel düzeyinin sürekli artması olarak anlatılır. Tabii ulusal sınırlar içersinde. İstikrarlı fiyat artışları, geleneksel teoriye göre, iki temel nedenden kaynaklanır: Birincisi, ekonomide bir üretim eksikliği, daha genel bir deyimle arz noksanlığı vardır. Böyle olunca talep fazlalığı ya da arz eksikliği malların fiyatlarını yukarı çeker. Elbette burada hemen sorabilirsiniz; o ekonomide üretim eksikliği (yani eksik istihdam varsa) insanların bir kısmı işsiz, işi olanların da ücretleri düşük olur. Böyle olunca talep de bir müddet sonra düşmez mi? Tabii böyle olması ve o ekonomide bir müddet sonra fiyatların genel düzeyinin düşmeye başlaması gerekir. Ama mesele bu kadar basit değildir.
Ekonomi eksik istihdamdayken bu sefer araya devlet girer ve bireylerin yaratamadığı talebi yaratır. Böylece bir taşla iki kuş vurulmuş olur. Birincisi, eksik istihdam düzeyi ücretleri düşürürken, devletin araya girip talep yaratması da fiyatlar genel düzeyini ilkönce korur, sonra da yukarı çeker. Yani o ekonomide üretim araçları sahipleri hem düşük ücretten hem de ucuza mal ettikleri mallarının fiyatları sürekli arttığı için kazanmış olurlar. Demek ki, talep enflasyonu dediğimiz şey, bir nevi gelirin yeniden dağıtım mekanizmasıdır. Ama araya devletin girmesiyle bu mümkün olur. Bu enflasyonun talep yanlı açıklamasıdır. Bunun yanında, maliyet enflasyonu denilen bir gerçek de var. O da, aslında tersinden bir yeniden dağıtım mekanizmasından başka bir şey değil.
KÜRESEL MALİYET ENFLASYONU
Kapitalist süreç, sürekli bir tekelleşme süreci olarak kendini idame ettirir. Yani sermayenin belli ellerde birikmesi, kaçınılmazdır. Böyle olunca, zenginleşenler kaynaklara daha kolay ulaşırlar ve bunları tekellerinde bulundururlar. Hammaddelerin ve teknolojinin denetiminin tekelleşmesi, bunların fiyatlarının da artmasını beraberinde getirir. Özellikle kâr oranlarının düştüğü ekonomik kriz dönemlerinde, ileri teknoloji içeren mallar ve hammaddelerin fiyatı artar. Çünkü bunları ellerinde bulunduran ve denetleyenler, o ekonomik krizlerin sorumlusu olduğu gibi, bu krizlerden en az zararla, hatta kazançlı çıkmayı hedeflerler. İşte şimdi de olan budur.
Dünyada ABD’den başlayan krizin, ABD’nin durumunu temsil eden dolarda düşmeye neden olması, dolara bağlı işlem gören, başta petrol olmak üzere, malların fiyatlarını yukarı çekti. Bu krizle birlikte işletme maliyetleri artan ve satış ciroları düşen petrol ile petrol işleme ve pazarlama şirketlerini şimdilik ayakta tutabiliyor. Doksanlı yıllar boyunca Asya ve Amerika piyasalarında şişen birçok kâğıt ve onları çıkaran şirketlerin ellerindeki para, aslında buhar olmuyor. Yükselen emtia fiyatları ile bu emtiaları denetleyen, üreten, pazarlayan dev şirketlerin kasasına giriyor. Üstelik artan küresel ısınmayla birlikte tahıl fiyatları da artıyor. Bu durum da dev gıda tekellerine yarıyor.
Bu süreçte fazla etkilenen Asya ekonomileri, başta Çin olmak üzere, nüfus artışıyla birlikte daha fazla et, tahıl ve diğer tarımsal ve hayvansal ürünleri talep eder oldular. Bu da, küresel enflasyonun bir diğer nedeni olarak değerlendirilebilir.
Küresel enflasyon, artık sık duyacağımız bir kavram. Özellikle Türkiye gibi ekonomisi açık veren ülkeler, küresel enflasyondan daha fazla etkilenecekler. Çünkü artan hammadde fiyatları, dış ticaret açığını katlayarak artıracak. Türkiye’nin ihracatı artıyor, bununla beraber ithalatı da artış gösteriyor.
Bununla ilgili bir analizi daha önce bu sayfalarda yapmıştık. Enflasyonist dönemlerde mal fiyatları ile birlikte değerli maden fiyatları da artar. Özellikle altın fiyatları, o ülkenin yerel parası karşısında yükselir. Yine öyle oluyor. Ancak bu sefer önemli bir fark var. Şimdi küresel emtia fiyatları yükseliyor, bunun karşılığında da küresel bir para olan doların fiyatı düşüyor. Doların erimesi karşısında altın, dünyada en önemli yatırım aracı haline geliyor. Aşağıdaki analiz, bu süreçte Türkiye’de altının en çok kazandıran yatırım aracı olduğunu ortaya koyuyor. Bu da gösteriyor ki, Türkiye ekonomisi enflasyonist sürece girdi. Ancak bu seferki enflasyon daha öncekiler gibi olmayacak. Araya devlet girmeyeceği için burada ufak bir azınlık dışında herkes kaybedecek. Şimdi geçen ayın en çok kazandıran ve kaybettirenlerine bu çerçeveden bakalım:
ALTIN ZİRVEDE, BORSA DÜŞÜYOR
Külçe altın, TÜFE’ye göre %9.35 oranla Mart ayında, en yüksek getiriyi sağladı. Güvenli liman olarak görülen yatırım aracı; üç aylık, altı aylık ve yıllık değerlendirmelerde de en yüksek reel getiri ile yatırımcısını kârlı çıkardı. Türkiye İstatistik Kurumu’ndan (TÜİK) yapılan açıklamaya göre, 2008 Mart ayında külçe altın, ÜFE ile indirgendiğinde %7,01, TÜFE ile indirgendiğinde %9,35 ile en yüksek oranda aylık reel getiri sağladı.
Mart ayında; avro, ÜFE’ ye göre %6.23, TÜFE ile indirgendiğinde ise %8.56 getiri sağlarken; dolar, ÜFE’ ye göre %0,9 oranında TÜFE’ye göre 3,11 kazandırdı.
Mevduat faizi ÜFE’ ye %1.84, TÜFE’ye indirgendiğinde 0,31 oranında aylık reel getiri sağladı. Borsa endeksi ise, ÜFE açısından %10,09 TÜFE açısından %8,12 oranında yatırımcısına kaybettirdi. Aynı dönemde avro, ÜFE ile indirgendiğinde %5.87, TÜFE ile indirgendiğinde %9.13 oranında reel getiri sağlayarak külçe altından sonra yatırımcısına en fazla reel getiri sağlayan yatırım aracı oldu.
Altı aylık değerlendirmeye göre külçe altının reel getirisi ÜFE ile indirgendiğinde %25,90, TÜFE ile indirgendiğinde %25.89 düzeyinde gerçekleşti. Anılan dönemde borsa endeksi, ÜFE ve TÜFE ile indirgendiğinde 24.65 oranında yatırımcısına en çok kaybettiren yatırım aracı oldu.
JP MORGAN: ENFLASYON TEMMUZDAN SONRA DÜŞER
Türkiye’ye yatırım yapan kuruluşlar da, enflasyon hedeflerini yeniden belirliyor. Bunlardan JP Morgan’ın raporunu sizin için derledik. Raporda önümüzdeki günlerde ekonominin seyriyle ilgili önemli ipuçları bulacaksınız. JP Morgan, yılsonu enflasyon hedefini %6,7’den %7,9’a yükseltti. Buna bağlı olarak şu ifade kullanıldı: “Bu kararın altında yatan sebep, sadece YTL’nin değer kaybı değil; aynı zamanda yiyecek, enerji ve metal fiyatlarındaki artış enflasyon beklentisindeki bu kötüleşme sebebiyle, Merkez Bankası’nın yılsonuna kadar temkinli davranacağını düşünüyoruz.”
FAİZ İNDİRİMİ 2009’DA
JB Morgan, faizler için de şöyle düşünüyor : “MB’nin gelecek senenin ilk çeyreğinde faiz indirimlerine başlamasını ve 2009 yılı boyunca 200 baz puanlık indirim yapmasını bekliyoruz.”
JB Morgan’ın genel değerlendirmesi de şöyle devam ediyor.
“%50 USD + %50 EURO döviz sepetine göre YTL, bu yılın başından beri %16 değer kaybetti. Bu süreç içerisinde yiyecek fiyatları %16, büyükbaş hayvan ve et fiyatları %13 arttı (Goldman Sachs fiyat endekslerinde de artış var). Enflasyonun Temmuz ayında %10,7 ile pik yapmasını ardından yılsonuna kadar %7,9’a düşmesini bekliyoruz. Bu çerçevede MB daha temkinli bir yaklaşım içerisinde bulunacaktır. 2009’un ilk çeyreğine kadar bir faiz indirimi beklenmemeli. Şu ortamda bir, oran artırımı gündeme gelmeyecektir. İç talep büyümesi zaten zayıflamış durumda ve ilk çeyrek finansal durum da cesaret verici. Para politikası sıkılaştırması, talebi iyice öldürebilir. Dolayısıyla, faiz artırımın şok bir kötü algılama durumu olması ya da lirada ciddi bir değer kaybı haricinde çok mümkün olduğunu düşünmüyoruz.”
IMF GELİYOR
Hazine’den sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın bahar toplantılarına katılmak ve çeşitli temaslar yapmak üzere geçen hafta, ABD’ye gitti. Ancak hem yukarıda anlattığımız küresel sorunlar hem de Türkiye’nin nasıl biteceği belli olmayan siyasi meseleler, yeni bir IMF anlaşmasını zorunlu kılıyor.
ÖNEMLİ BİR EŞİK
Bütün bu değerlendirmeler ve enflasyon rakamları bir yana, gerçekten önemli değişimlerin eşiğindeyiz. Bu değişimi anlayabilmek, burada dünyaya ayak uydurabilmek, bu günleri daha az acıyla atlatabilmek için önemli. Ama Türkiye bunu anlamaktan uzak gözüküyor. Buradaki her direnç, suyun başındakilere değil, ama dar gelirli geniş kesimlere yoksulluk olarak geri dönüyor. Dünya bu çalkantıdan daha fazla liberalizmle çıkacak. Şimdi alınan önlemler bunu sağlamaya yönelik. Türkiye’nin buna direnerek attığı her adım ise, hepimizi kilometrelerce geriye savuran bir fırtınaya dönüşüyor.
Örneğin, IMF ile Mayıs ayında sona erecek mevcut 19’uncu stand-by düzenlemesinin yerini nasıl bir program olacak? Bakan Şimsek, Amerika’dan nasıl bir ekonomi gündemiyle dönecek? Şu kapatma davası öncesi, yaşanılan küresel daralmaya rağmen, IMF ile koşula bağlı olmayan esnek bir anlaşma yapılması umuluyordu. Ama artık bunu geçin. Türkiye’nin, “program sonrası izleme” ya da “ihtiyatlı stand-by” gibi daha rahat hareket edebileceği seçenekler, büyük ihtimalle, rafa kaldırılacak. Sosyal Güvenlik Yasası’nın gevşetilmesine izin verilmeyeceği gibi, verginin tabana yayılması, kamu personel rejiminin rasyonel hale getirilmesi gibi gerekçelerle yeni dolaylı vergiler ve personel alımlarının durması gündeme gelecek. Özelleştirmeler yine “bir an önce olsun” anlayışıyla düşük fiyat-yağma fırsatçılığına kurban olacak. Maliye, faiz dışı fazla için kemerleri daha da sıkacak. Merkez Bankası, zaten sıkışmış durumda. Faizden başka bir silahı yok. Yakında yine faiz artırımına gidebilir. İşte o zaman, bıçak sırtında olan inşaat, tekstil gibi sektörler, yeni bir anaforun içinde kaybolurlar. Şimdi beğenmediğimiz %4,5’luk büyümeyi mumla ararız.
HERKES İÇİN KRİZ FIRSATLARI
Kapitalizmin krizleri yaratıcıdır. Eskinin işe yaramaz kurumları, üretim yöntemleri, araçları çöpe atılır. Ancak bu, herkes için de yeni fırsatları öne çıkartır. İlkönce, yaşadığımızın bir değişim olduğunu kabul etmeliyiz. Bu değişim, Roubini’nin iddia ettiği gibi, bir ayrışma (decoupling) değil; aynı yönde bir birleşme (recoupling) üzerinden olacak. ABD ekonomisinin resesyona girmesi, 2008 ve sonrasının süratli bir “recoupling” süreci olacağına işaret ediyor. Çünkü ABD, dünya GSYİH’ sının %25’ini oluşturmakla kalmıyor, ulusal parası dolarla, dünya finans ve ticaret sistemini de yönlendiriyor. Bu yapı bütün dinamikleriyle değişirken onun eski kurumlarını temsil eden parasını hâlâ dünya kullanıyor.
Doların geçersiz olduğunu yalnız Ahmedinecat söylemiyor, Greenspan da, üstü kapalı defalarca söyledi. Böyle olunca, dolara bağlı statik varlık fiyatları düşerken, dinamik emtia fiyatları artıyor. İşte bu bütünleşmenin bir penceresi. Varlık fiyatlarının düşmesi dünya çapında birçok şirketi ve markayı küresel piyasalarda gerçek değerinin altında el değiştirmeye zorluyor. Ülker’in Godiva’yı alması, Beko’nun Grundig’in tamamını alması, Arçelik’in beyaz eşya devi Blomberg’den sonra Elektra Bregenz’i satın alması, Sabancı’nın kimya tekeli DuPont’un kord bezi şirketi Dusa International’ın tamamını alması Türkiye’nin yeni yönelimini gösteren çok önemli ipuçları.
Türkiye sermayesi, Avrupalı ve ABD kökenli markalara yönelirken doğudaki altyapısı ve pazarı sağlam firmaları da görüyor. Örneğin Efes, Gürcü bira markası Lomisi’yi aldı. Anadolu Cam’da, Rusya’da 95 bin ton/yıl kapasiteli bir cam ambalaj şirketi satın aldı. Önümüzdeki günlerde, Türkiye’ye Arap ülkelerinden doğrudan yatırım alırken; Türk sanayi firmaları da Ukrayna, Gürcistan ve Azerbaycan gibi pazarı güçlü olacak ülkelerde yatırım yapacaklar. Çok hızlı bir bütünleşme sürecine giriyoruz. AB bütünleşmesi, eğer Türkiye’de çıkarları gereği buna direnen güçler olmasaydı, çok daha hızlı yol alacaktı. Ama yine de Türkiye AB ile bütünleşirken bu dinamiğin yönlendirdiği ç

Yazıya Düşüncelerinizi Ekleyin